Hepimizin Rengi Kahve-rengi Tonlarda
Dr.Canın yazılarına devam..Gerçekten eskimeyen ve çok güzel yazılar..
Umarım beğeniyorsunuzdur:)
Hepimizin rengi kahve-rengi tonlarda
Yasemin Su - Almanya
Yürüdükçe yollar kayıp gidiyor,
Kaygılar her dalda acı meyve…
Son
basamaktan düşünce insan, otobüste
Kaçıncı yolcu olduğunu unutuyor…
Düşünceler sürüklerken “Bir kazma ucu”na beni
Hangi durakta indiğimi
hatırladım.
Vakitsiz duraklarda inmeliymiş insan…
Bir zamanlar elmalı
şekerler vardı
Şimdiki gözlerim kadar kırmızı
Bağırdı mı Hulusi amca
“Boza” diye
Şimdiki gözyaşlarım kadar sıcak…
Koşuşturduğumuz toprak
yollar,
Ayşe ninenin iniltileri
Çınar dedenin yaprak terapisi
Şimdiki kulağımı çınlatan delik deşik hatıralar
İlk adımım, çimenlerde
yuvarlanışım
“Mavi gözlü bebeğim yok” diye hıçkırıklarım
Şimdi ise
beynime ve
“Emel”lerime zorla adım attırdığım ayaklarımla
Uyanmak
istemeyen kahverengi gözlerim…
Ve, ruhumu kemiren sorular; hangisi gerçek?
Güneşin yakıcı, denizin hırçın, yoksa
Toprağın vefalı oluşu mu?
Bu
çemberin çıkış kapısı nerede Can abi?
Şimdi benim rengim ne Can abi?
Bulursanız şayet, yazar mısınız?
Dr. Can
Sevgili Yasemin…
Senin rengin kırmızı güzel kızım.
Tıpkı çocukluğundaki elmalı şekerin ve tıpkı şimdi tutkuyla sarıldığın bayrağın gibi. Sen “mavi”sin Yasemin… “Neden yok?” dediğin bebeğinin gözleri ve aşkla ufuklarına kulaç attığın hırçın denizin gibi rengin iniltili, rengin çileli, rengin boza sıcağı, rengin terapist yaprakların yeşili güzel kızım. Sen su rengindesin. Yaseminin beyazını içinde kırarak tayf misali, gökkuşağı renklerine ayrıştıran su. Sen gökkuşağı rengindesin.
Vakitsiz duraklarda inlemeli
Ben hep Rabb’isine tesbihat şarkıları besteleyen ağustos böceğini, dünyalık yiyeceğini depo etmek hırsıyla çalışan karıncaya tercih etmişimdir. Dr. Can’ın son durağı konusunu da, karınca gibi çalışan; ama okurlarına yazarken masasında çatlayıp kala-kalan, şeklinde hayal etmiştim.
- “Dün akşam elektrikler kesikti. Mum ışığında senin mektubunu okurken elimde kalem, kazmanın ucunun sesini duydum. Vefalı toprağa dokundukça kahverengi tonlardaki parçacıklar uçuşuyordu gözlerimde. Yüzüm kirece çaldı. Sadık eşim eli alnımda dua okurken asitten damlalar, gözbebeklerini deliyor ve boynuma dökülüyordu ama hissetmiyordum. Bir durak daha avans verildiğini, sabah uyandığımda anladım…
- “Bir 24 saatim daha var” dedim. Bugün, yanlış bir şey yapmayacak, doğrularımla, bu akşamki durakta insem bile, cennet yolundaki azığımı düne nazaran artıracaktım. Cırcır böceği gibi dudaklarımı kımıldatmaya başladım. Öğlen Ankara’dan dostum Fatih geldi. Simidimi paylaştım, fincanına çay koydum.
- “Dün akşam” dedi. “Sohbetteydim. Sizden bahsedildi. Birisi Can abi rahatsızmış dua edelim.” dedi. “Reklâm arası verdik size dua ettik.”… Gülümsedim. “Teşekkürler Ankara.” dedim. Öğle sonu, öğretmen eşim, her gün yengesinin pabucunu ödünç giyen öğrencisi Fatma’ya ayakkabı alacakmış. Cebimdeki param 75 yeni kuruş eksiğiyle Fatoş’a da yetti. Sık sık “Senden başka ilah yok.” dedim ve dilimle kalbimi akort ettim!!!
Bugün sanki daha bir hazırım Yasemin. Daha bir mutluyum. Sana yazabiliyorum. Ve en önemli renk var sırada. Senin, Dr. Can’ın ve tüm can taşıyanların rengi bu. O’na açılan kapının eşiğinin rengi. Alnımızı meleklere öptürdüğümüz vefalı toprak ve onun kahverengi tonları…
Tıpkı şimdilerde “uyanmak istemiyor” dediğin gözlerin gibi, kahverengi senin rengin. Kazmanın ucundaki esrarengiz renk. Senin ve hepimizin ışıltılı rengi…

